Kuzey Atlantik’te Bir Ada: İzlanda

-
Aa
+
a
a
a

Kuzey Atlantik’in uç noktasındaki İzlanda’yı; doğası, insanı ve hikâyeleriyle konuğumuz Uraz Kaspar eşliğinde keşfe çıkıyoruz.

""
Kuzey Atlantik’te Bir Ada: İzlanda
 

Kuzey Atlantik’te Bir Ada: İzlanda

podcast servisi: iTunes / RSS

Levon Bağış: Apaçık Radyo'nun adasına hoş geldiniz. Adalılar, adasızlar, kendi adasını yaratanlar ve kendiliğinden ada olan her şeyi konuşacağız. Bakalım kıyımıza ne vuracak? Ben Levon.

Deniz Pak: Ben Deniz. Herkese merhaba. Efendim size de mutlu Noeller.

L. B: Teşekkür ederiz efendim.

D. P: Bugün şahane bir adaya bakacağız. Her zaman gitmek istediğimiz, çok imrendiğimiz bir adayla ilgili konuşacağız. Ve bu adaya taşınmış bir arkadaşımızın olmasından da aşırı gurur duyuyoruz. Bugünkü program konuğumuz Ural Kaspar. Adamız da İzlanda. Ural, hoş geldin.

Uraz Kaspar: Hoş bulduk. Merhabalar. Tekrar davet için çok teşekkür ediyorum.

L. B: Hoş geldin Uraz.

U. K: Merhabalar.

D. P: Ateş, su, volkan ve buzun ülkesi. Programa başlarken de İzlanda'nın geleneksel bir yeni yıl şarkısıyla başladık. Biz hep Ege dünyasındaydık bugüne kadar. Birden Atlantik Okyanusu'na açılmış olduk sayende.

L. B: Dünyanın en kafası karışık radyo programını yapıyor olabiliriz. İki Ermeni İzlanda hakkında konuşurken bir Bozcaadalı bize bu konuda rehberlik ediyor olacak. Buyurunuz efendim.

U. K: Estağfurullah. Vallahi aslında o bahsettiğiniz kafa karışıklığı benim herhalde hayatımın özeti olabilir. Benim hem hayatım hem kariyerim bütün bu kafa karışıklığıyla özetlenebilecek bir durumda. Yani öncelikle bence mükemmel bir program yapıyorsunuz. Böyle açılışlarda bu peşrevi kısa tutmayı çok severim ama İstanbul'da da bir adalı olarak, şimdi İzlanda'ya gelmiş, adayı biraz büyütmüş birisi olarak bu programda olmak çok büyük keyif. İzlanda aslında Deniz'in de söylemiş olduğu gibi bence tanımayan ve gelmeyen birisi için çok klişelerle dolu bir ada. En azından bunu söyleyerek başlayayım, böyle ters köşeden başlayayım. Evet, turistik olarak sosyal medyada, videolarda karşımıza çıkan bir İzlanda var. Ben de buraya gelmeden önce, buraya gelişim netleşince -belki ondan da bahsederiz ilerleyen dakikalarda- ben de baktığımda karşılaşacağım İzlanda ile geldiğimde bulduğum İzlanda arasında çok büyük bir fark var. Biraz bunlardan bahsederiz ama en azından şunu söyleyebilirim ki; ada kültürü açısından, ada insanının o hepimizin bildiği, hepimizin içinde olduğu... Ben de bütün çocukluğumun Kınalı'da, Covid döneminde kızım doğduktan sonra Büyükada'da yaşama şansım oldu. Çok mutluyum adalı birisi olduğumdan ve hep bununla da övünerek, mutlaka kendimi tanıtırken araya sıkıştırdığım cümlelerdendir. Tam olarak bütün adaya yayılmış bir ada kültüründe yaşayabiliyor olmak çok büyük bir kıymet benim için. Burası senin de söylediğin gibi aslında hem ateşin hem buzun birleştiği, dünya üzerindeki en büyük tektonik tabakalardan bir tanesi. Dolayısıyla burada yaşamak gerçekten hem çok büyük bir keyif, hem burayı gün geçtikçe tanımak, ada kültürüyle birlikte tanımak, kültürel ögeleriyle tanımak çok büyük bir keyif. Siz hangi noktasından istiyorsanız o noktasından, iki yıllık İzlandalı olarak başlayalım.

L. B: Ben önce, yani her şeyden önce bu... Çok seviyorum, İlker Canikligil'in bir FluTV programları var. O hep şeyle başlıyor, "Neden?" sorusuyla başlıyor. Ben direkt oradan gireceğim. Neden İzlanda?

U. K: Abi aynı soruyu eşime çok sordum. Ama o da tabii ki şöyle kısa bir özet geçeyim. Ben İstanbul'da akademisyendim. Bir medya girişimcisiydim. Bir podcast network'ünün ortaklarındandım. Dolayısıyla böyle inanılmaz koşturmalı, reklamlı, satış anlaşmalı, panelli, sunumlu bir hayattan... Kadir Has Üniversitesi ve Yeditepe Üniversitesi'nde Yeni Medya bölümlerinde çalışırken, eşim bir gün doktora sürecinde doktora ile ilgili görüşmeler yapıyor. Kanada ile okullarla görüşüyor, Amerika ile görüşüyor. Bir gün dedi ki; "Ya İzlanda'da çok bizim alanımızda -bilişsel psikolog kendisi- bir teklif var, konuşmak istiyorum ama dedi ihtimali, olma ihtimali düşük çünkü gerçekten çok rağbet gören bir pozisyon." Dedim ki "Tabii yani hani görüş."

Benim içimde bir şey var, o benim beklentimi böyle düşünerek bana aktardı. Yani hani İzlanda çünkü ilk kulağa geldiğinde çok böyle bir seksi gelmiyor gibi olabilir ama yaşamak için en azından... Sonra böyle gün geçtikçe, gün geçtikçe falan baktım ki konuşmalar artıyor. Bir gün uzatmayayım, şey dedi; "Uraz dedi, İzlanda kabul etti, Amerika da kabul etti" dedi. Aynı anda iki ülkeden kabul aldı. Çok arada kaldık. Yani biz böyle bir hafta, on gün... E şimdi tabii denklemin içinde kız var, altı yaşında o zaman. Okula başlayacak. Yani Amerika dilini bildiğimiz bir yer. Birçok eşimiz, dostumuz, arkadaşımız var. İzlanda hiç bilmediğimiz bir yer. Evet muhteşem gözüküyor ama bilmiyoruz abi. Yani hani İzlanda... Sonuçta kime bir şey sorup da İzlanda ile ilgili bir geri bildirim alabilirsin? Neyse uzatmayayım. İzlanda'yı seçtik ve böyle bir anda bir buçuk iki ay içerisinde karar verildi. Kalktık Reykjavik'e geldik abi. Nedeninin cevabı birazcık bu.

D. P: Evet, ben şunu da düşündüm aslında Uraz. Yani biz de hep böyle İzlanda'ya çok meyilli insanlar olarak hiç taşınmayı da düşünmüyoruz bu arada. Onu söyleyeyim. Ama orada bulunmayı, oralarda gezmeyi çok istiyoruz. Sizin yanınıza gelmeye çok hevesliyiz. Böyle şeylerimiz var. Fakat şunu düşündüm. Biz de mesela gittiğimizde hep Akdeniz etrafında bulunmaktan çok hoşlanıyoruz ve evde hissettiğimiz yerler orası. Bir düşününce bütün bu yerler fay hattının üzerinde oluyor. Yani sen de aslında İstanbul Adaları orijinli bir adam olarak da bir yandan, sen de İstanbul'dan Prens Adaları'ndan bir tanesisin bir yanıyla baktığın zaman... Fay hatlarını da seviyoruz galiba. Biraz yani sen de oraya giderek Asya ve Avrupa'dan, Avrupa ve Amerika fay hatlarına takılarak... Aynı keskinliği sürdürüyorsun hayatında.

U. K: Evet abi yani fay hattı vurgusu bence çok keyifli. Biz hatta ilk buraya geldiğimizde burada muazzam depremler oluyor. Yani hani böyle ama sayısı çok sık. Ama normal hayatın içerisinde o kadar normalleşmiş durumda ki şeyi çok net hatırlıyorum. Taşındıktan bir iki ay sonra böyle dört buçuk falan büyüklüğünde bir deprem oldu ve biz tabii ki hani normal İstanbul'da yaşayan bir insanın standart alışkanlığı olarak ben hani "Alalım ve sokağa mı çıkalım?" falan dedim ama burada hiç kimsede en ufak bir tedirginlik yok. Sosyal medyada en ufak depremle ilgili bir paylaşım yok. Ha dedim ki okey, buranın normali bu. Çünkü ondan sonra öğrendim ki günde 300'ün üzerinde deprem olabiliyor.

Özellikle buradaki işte lavların patlaması, yanardağların aktif olması ki zaman zaman Avrupa'daki uçuşları bile etkileyen derecede buradaki tabakalar oluşabiliyor. Dolayısıyla o kadar ekstrem bir ülke ki Deniz... Yani burada lavın da patlaması, bir köyü lavın yutması, depremlerin olması, işte ne bileyim sokakta 120 kilometrelik rüzgarın esmesi ne hayatı durduruyor ne de insanların günlük rutin işleyişini bozuyor. İşte o yüzden aslında bence bir adalı tavrı bu. Yani adada yaşayanlar için fırtınanın olması ve İstanbul'a inememek... Bu da mesela bir tartışma konusudur. İstanbul'a inilir mi çıkılır mı hep konuşuruz.

L. B: Ama… İstanbul'a inilir abi, adaya çıkılır. Bu konuyu çok da şey yap, dillendirmeyelim lütfen.

U. K: Bence de yapma ama yeni adalıların bu kullanımla ilgili sıkıntısı var. Konuyu dağıtmayayım İzlanda'dan ama… Ama bir şey...

L. B: Söyleyeceğim, o şeyde de var ya onu unutmamak lazım. O sadece ada değil. Hep İstanbul'a inilir. Yani Kadıköylü de İstanbul'a iner. Hani o şehre inilir yani.

U. K: Şehre inilir. Aynen. Evet. Bu vurgu güzeldi. Bu programda geçmesi çok mutlu etti beni. Yani dediğim gibi evet, buradaki aslında tektonik durum senin de dediğin gibi herhalde adaların da güzelliğinden kaynaklanıyor ama İzlanda'nın muazzam bir tektonik altyapısı, inanılmaz bir doğal afet olasılığı var. Ama dediğim gibi buradaki herkes buna çok okey. Ve biraz sonra bahsederiz. İzlanda insanının zaten bence bu kadar bütün OECD raporlarında tüm dünyadaki kendiyle barışık, kültürüyle barışık insanlar sıralamasının hep en tepesinde görmemizin sebebi bu. Abi durumla okeyler. İşte örnek veriyorum bir hafta boyunca 130 km rüzgar esecek ve evden mi çıkamayacağız? Çok okey. Bununla, doğayla mücadele etmek gibi bir yanlışın içine düşmeyen bir mantaliteye sahipler. Dolayısıyla da rahatlar ve huzurlular diyebilirim abi.

D. P: Bir şey de çok enteresan. Şehirlerini, evlerini çok hızlı bir şekilde terk edebilmeyi başarabilen bir toplum aynı zamanda. Bu anlattığından onu anlıyoruz bir şekilde.

L. B: Ya biraz doğayla didişmeden doğa ne diyorsa onu yapmaya alışık olmakla alakalı bir dert herhalde bu. Çünkü şey, İzlanda'yla alakalı hiçbir şey bilmediğimi biz bu programı yapmaya karar verdikten sonra fark ettim. Birçok şey, hani ve o kadar çok fazla enteresan bilgi, yani malumatfuruş bilgi var ki ne diyeceğini şaşırıyor insan. Dünyanın en genç toprağıymış. Yani şu anda insanoğlunun yaşadığı en genç toprak orasıymış. Çok enteresan bir şey. Yani hâlâ oluşmakta aslında orası biraz.

U. K: Yani evet, teknik olarak aslında dünyanın da en hızla büyüyen kara parçalarından bir tanesi. Bunun da sebebi şu, yanardağlar patlıyor ve akıntılar oluşuyor. Dolayısıyla aslında o büyüme ve yeni toprak kısmı ekilebilir ve bizlerin, özellikle Ege-Akdeniz kültüründe yetişenler için ekilemeyen bir toprak aslında. Yani teknik olarak evet toprak ama... Hani ben hep buraya geldiğimden beri mesela en büyük sıkıntılarımdan birisi şuydu; gelirken şey diyordum, abi en kötü bir toprak parçası bulur İstanbul'dan hani böyle işte sivri biberimi domatesimi filan götürür, tipik adalı kafası, şöyle kendime küçük bir köşe yaparım diyordum. Abi nereye küçük köşe yapıyorsun? Hiç öyle bir köşe möşe, hiçbir şey yok. Yani bütün ülke bir domates yetiştiriyor ve gurur duyuyorlar domatesleriyle ve domates bu arada gerçekten bilardo topu gibi. Yani domatesi at böyle tık tık tık gidiyor ama buna rağmen serada yetiştiriyorlar ve burası için gerçekten bir gurur kaynağı. Şu anda mesela o domates bana güzel geliyor ama yani dediğim gibi galiba İzlanda'ya alıştığım için o kavga etme devrini geçtim bazen.

L. B: Ya bu şey hikayesi... Ülkenin sahip olduğu bu toprak ya da daha sahip olmaya devam ettiği toprak hikayesi enteresan. Bir de şey, ben bu yanardağ patlayıp bütün Avrupa'nın kitlendiği zamanı çok iyi hatırlıyorum. Hepimiz beraber hatırlıyoruz. Onunla alakalı bir şeyler okurken buna benzer şeylerin dünyada çok olduğunu eskiden, yani bütün atmosferi kapattığını, güneş ışığını bazen almanın engellendiğini falan da görüyoruz. Yani biraz böyle şeyler güzel oluyor. İnsanın önemsizliğini anlatıyor bence dünya karşısında. Yani o sen istersen dünyanın en şeyini yap, en özel teknolojik bilmem neyini yap, orada bir yanardağ patladığı için o uçağınla baş başa yerde kalıyorsun yani.

D. P: Hatta şöyle bir şey var. Diyorlar ki bilmiyorum ne kadar doğrudur bu. Bu yanardağ patlamaları Fransız İhtilali'ne de müsebbip oldu diye. Bu gerçek midir bilmiyorum. Gerçekten Avrupa'da büyük bir kıtlığa yol açtı. Simsiyah bir bulutla bütün Avrupa'nın ciddi bir verimsizlik yıllarına girdiği ve yaratılan bu ekonomik krizin en sonunda ihtilalle sonuçlandığı... gibi şeyler söylerler.

L. B: Ya şey çok komik değil mi? Yani İzlanda da patlıyordu yanardağı ama zaten adam orada bir şey yetiştirmediği için hiç onu umursadığı bir durum yok ortada aslında.

U. K: Yani evet. Teknik olarak şöyle de bir durum var. Yani işte ufak ufak hani tabii ki Levon'un da burada olmasından dolayı hani hem işte bir şeylerin yetişememesi belki size de okeyse böyle birazcık gastronomi tarafına da belki bakmak gerekir. Buradaki insanlar açısından hem buranın mutfağı, buranın kültürü uyandıkları andan itibaren full "survival mode"dalar (hayatta kalma modundalar). Burada teknik olarak hep kafa şöyle çalışıyor. Küçücük bir şey de varsa, ufacık bir şey varsa abi o çok önemli ve elimizdeki en kıymetli şey. Geçmişten gelen bir alışkanlık. Yani bugün mesela mutfaklarına da baktığın zaman bol malzeme gibi bir kavram yok. Yemeklerinde işte 2-3 tane malzemeden başka baharat gibi bir kavram yok. Yani bağlayıcı gibi bir kavram yok. Aslına bakarsanız hep şöyle; çok büyük bir ada, muazzam bir doku, inanılmaz balıklar var, okey -ki ona da belki geliriz, hani onun da pişme ve yenme durumları aslında dünyanın geri kalanıyla çok eşdeğer değil- hayvan var, hani at var, domuz var, işte dünyanın bence tartışmasız en güzel kuzuları bu arada -bu konuyla ilgili hiç hani Adanalı arkadaşlarım belki biraz kızabilirler ama- buraya gelene kadar kuzu eti yememişim diyebilirim. Teknik olarak şeyler abi, tetiklenme duyguları çok düşük ve eldekiyle yetinme konusunda muazzam insanlar ya.

L. B: Ya aslında bütün mevzu biraz hani dünya tarihini şekillendiren şeyler bu yokluk ve işte kaynağa ulaşım hikayesi ya. Yani niye durup dururken Vikingler kendilerine gemiler yapıp başka ülkelere gitmeye teşne olsunlar ki yani? İşte niye İtalyan, gidip bir gemi yapayım da bilmem nereye gideyim dememiş de, "Viking" demiş yani? Buradaki mevzu büyük ihtimalle kaynağa ulaşmakla alakalı tabii ki. Sahip olduğunda iyi değerlendirmek zorunda, bulduğunda yemek zorunda. Ama mesela bulduğunu yemek zorunda olması her şeyi yemesini gerektirmiyor bazen. Şimdi bu şeyde, Anthony Bourdain İzlanda'yla alakalı bir program yapmıştı. Orada bir şeyden bahsediyor, fermente köpek balığı. Yani şey demişti, yani hayatım boyunca yediğim en iğrenç şey... Yani adam böyle yerken onunla alakalı öyle bir yorumda bulunmuş ki -bu adamın neleri yiyebildiğini biliyoruz yani, çok yani rahmetli öyle bir derdi yoktu benim gibi- fakat gerçekten yani adamın da suratından ve zaten işlemin yapılışının anlatılışından da anlıyorsun ki yani orada bir şey, bir problem var yani. O kötü koku ekrandan senin yüzüne kadar geliyor gibi. Bu fermente köpek balığını çok merak ettim.

U. K: Abi şöyle özetleyeyim. Aslına bakarsan yine o hayatta kalma dürtüsüyle ortaya çıkan bir yemek. Şimdi teknik olarak İzlanda'nın etrafındaki o senelerce işte mesela birçok ülkeyle, İngiltere'yle zamanında böyle bir işte morina balıkları, "cod" dedikleri burada. Muazzam bir balık bu arada. Ben İzlanda'ya gelmeden önce hiç denememiştim. Hiç tadına bakmamıştım İngiltere'ye gitmediğim için. O işte İngiltere'deki "fish and chips"lerin yapıldığı balıkmış. Ama muazzam bir balık. Şimdi bu köpek balıkları Grönland ve İzlanda arasında o kadar fazla sayıları yüksek ki o bahsettiğimiz yokluk dönemlerinde en çok avlanan balık. Ama içerisindeki işte o ürik asitten dolayı tüketilmesi mümkün değil. Ve bugün hâlâ tek bir aile var bu işi yapan. Hatta YouTube'da bununla ilgili çok keyifli de bir belgesel var. O aile hâlâ devam ettiriyor bu görevi. Zaten tüm bu fermente köpek balıklarını piyasaya süren de onlar. Uzatmayayım ama işte bu hayvanları böyle yaklaşık 8 ay 9 ay boyunca askıda güneşin altında, olabildiği kadar güneşin altında kurutup içerisindeki o idrarı temizledikten sonra bu balıkları fermente olarak kurutup servis ediyorlar. Ama Levon, sana şöyle bir şey söyleyeyim. Burada gelen her turistin, hani böyle bizde de vardır ya böyle Sultanahmet'te "tourist trap" diyeyim, turist tuzakları tam... Yani böyle küçük kapların içinde, yanında da bir bardak schnapps (şnaps) da içirtirler. Biz iki kere eşimle böyle buradaki işte ortak böyle bir bit pazarı gibi bir yer var. Böyle bırakın yemeyi, koklamak gibi bir hata yaptık. Yani en azından ben şunu biliyorum ki ben bundan sonra hayatım boyunca burada yaşamak gibi bir hayalimiz var ailemle, hiç yemeyeceğim. Ama bir haftalığına gelseydim yani böyle bir haftalık benim için İzlanda bir deneyim olsaydı yüzde yüz yer ve dönerdim ama abi bir insan bunu kendine yapmamalı. Yokluk döneminde değilse gerçekten anlatılabilir bir koku... Bu kadar kuvvetli bir esans ve mesela büyüklüğü şöyle düşünün, yarım küp şeker. Hani bunun daha üstünde zaten yeme şansım yok. Şu kadar böyle parmağımın ucu kadar tahammül edilir gibi.

L. B: Ya acaba şey mi, yani insanlar bunu öyle yiyorlar mıydı yoksa mesela bizde garum da yaparlarmış ya Bizans'ta çok anlatılıyor, işte hani o aslında yenen, ekmek bandığın bir şey değil o garum. O garumu alıp bir sosa koyuyorsun, yemeğe koyuyorsun, yemeği lezzetli bir hale getiriyor. Acaba öyle bir şey mi yoksa?

U. K: Abi süper bir soru. Burada macunlaştırdıklarını gördüm. Mesela burada çeşitli herhalde artık bilmiyorum bunun gastronomik altyapısını ama bunun bizdeki gibi şu anda buradaki turistik olarak böyle tadımlık değil. Bir de yine şey kafasına geliyorum, yine o yokluk kafasına geliyorum. İzlandalıları tanıdığım için daha da gözümde canlanıyor. Benim bildiğim İzlandalılar o dönemde bu fermente köpek balığını festival gibi yerler. Yani hani böyle şey, yılbaşı yemeği gibi aile olarak etrafında toplanıp böyle dedeler torunlarına bile yedirebilir.

L. B: Ama tabii şimdi şöyle bir şey var onu unutmamak lazım. Hani iyi kötüyü biz isimlendiriyoruz ya... Yani şimdi gerçekten bununla büyürsen onun da iyi bir şey olduğuna inanırsan onu yiyebiliyorsun yani. Ben bunu birkaç yerde anlatmıştım. Böyle bir İskoç askerleri Bakü petrollerini Birinci Dünya Savaşı'nda şey yaptıklarında, korumak için gittiklerinde bunların evlerine mektup yazıyorlar. En çok mektup yazan askerler de bu İskoçlar nedendir bilinmez. Hepsinin şikayet ettiği şey "Burada bize iğrenç böyle kokulu siyah bir şey yediriyorlar" diye. Büyük ihtimalle havyar veriyorlar adamlara ve adamlar o havyarı, işte onların görgüsü o havyarın kötü bir şey olduğunu söylüyor. Yani bu biraz o yemeğin iyi bir şey olduğunu bilerek büyürsen büyük ihtimalle ondan da keyif alıyorsun. Bir tane de böyle bir yemek daha vardı. Galiba ya Grönland'da ya İzlanda'da. Hatırlamıyorum. Bir de böyle fok derisinde küçük kuşları, kuşları avlayıp, göçmen kuşları avlayıp fok derisine koyuyorlar. Yine onu aynı şekilde böyle taşların altına bir yere koyuyorlar. O böyle fermente oluyor. Uzun süre fermente oluyor. Fermente olduktan sonra onu böyle 3-4 ay sonra yani o kadar bir zaman geçtikten sonra açıp yiyorlar ve böyle bir... Benim seyrettiğim videoda böyle bütün aile böyle bir şey, tam demin senin söylediğin gibi böyle çok önemli bir şey. Böyle şenlik yapar gibi yiyorlar. Sonra adam diyor ki "Ben yakınlarına yaklaşamıyorum. Hani bu yüzden sizi uzaktan çekeceğim bunu" diyor. Yani o kadar kötü kokuyor. Ama onlara kötü kokmuyor yani.

U. K: Yani evet şey konusunda mesela kültürel yaklaşım ve benzerlikler de mesela şöyle; hani bunu işte vegan arkadaşlar kusura bakmasın belki hani birazcık böyle şey anlatacağım ama fotoğrafta böyle yenmeyecek gibi duran ne kadar tatlı, ne kadar şeker, kuş ve hayvan varsa İzlanda'da da yeniyor. Yani dolayısıyla hani burada, burada şey gibi bir kafa yok abi. Doğa o kadar az şey veriyor ki... Teknik olarak o kadar minimum ki her şey... Bir şeye hayır deme lüksü yok İzlandalıların. Özellikle tabii ki bahsettiğim dönemler Viking dönemleri. O böyle adaya çıkıldıktan sonraki ilk yerleşim yılları. Ada o kadar ıssız, o kadar hiçbir şeyin yetişmediği...

Yani şöyle düşünün, bugün mesela İzlanda dünyadaki nüfusa oranla en düşük yeşilleşmeye sahip ülkelerden bir tanesi. Sebebi şu; adaya ayak basan ilk İzlandalılar, ilk şehir de Reykjavik olarak belirlenmiş, böyle o dönemin kurucusu gemisinden hikayeleştirerek böyle bir tahta kütükler atmış, demiş ki "Bu kütükler nereye vurursa oraya yerleşiyoruz." Herhalde Osmanlı'daki ok atıyorum, okun düştüğü yerde devletimizi kuruyoruz hikayesine benzer bir hikaye belki de. Bilmiyorum ama. Günün sonunda Reykjavik'teki yerleşimine ev yapabilmek için, o hepimizin bildiği meşhur -bugün İzlanda'da hâlâ var- Viking evlerini yapmak için adadaki ağaçları kesiyorlar abi, huş ağaçlarını. Ve adada bir daha ağaç yetişmiyor. Yok. Yani insanlar diyor ki mesela "Abi üzerinden 1500 sene geçmiş." Abi evet ama işte toprak öyle bir toprak değil. Yani şu an İzlanda'daki ağacın olmama sebebi Vikinglerin o dönem tabii ki barınabilmek için, ısınabilmek için ve tekne yapabilmek için kestikleri...

L. B: Ağaçlar... Yani adamlar da şey diye düşmüş olabilir. "Nasılsa yetişiyor. Bir daha çıkar." 1500 yıl boyunca bir daha çıkmamasını hayal etmemiş olabilirler yani.

U. K: Ben biber yetiştiremedim. Onlara bol şans diliyorum ağaç konusunda.

L. B: Yeterince istememişsin. Biliyorsun Mars filminde adam şeyde, Mars'ta yetiştiriyordu yani bir evde mevde bir ufak böyle bir fide biber yetiştirebilirsin gibi.

U. K: Bir kere daha deneyeceğim senin bu önerinden sonra. Ama yani şey açısından böyle en azından belki gelmek isteyen adalılar için şöyle bir tavsiyede bulunabilirim. Gelip döneceklerse bahsettiğin fermente köpek balığını... Özellikle mesela kızarmış bir kuzu kafası, kellesi yapıyorlar. Çok geleneksel bir yemek İzlanda'da. Böyle şölen yemeği diye kabul edilebilecek bir yemek. Aslında bizde, Kınalı'da hatırlarsın abi hani böyle çarşının içinde caminin yanında küçük arabada...

L. B: Yere bile koyardı adam.

U. K: Onun birebir aynısı. Teknik olarak mesela onun gözü aile içerisindeki en yaşlıya, daha böyle ailenin oturaklı kişisine hediye edilen, aslında geleneksel. Burada da yemek kültürü var ama dediğim gibi evde yemek kafaları çok fazla yok. Yani böyle İzlanda kültüründe "Her gün evde mutlaka bir yemek pişireyim" şu anda en azından hani 2025 için söylüyorum. Daha böyle geleneksel yemeklerde geleneksel ürünler pişiyor. Onun dışında burası da bir tık böyle fast-food'a ve günlük şeye girmiş durumda. Yani İzlanda'da da şey ayrımı çok net. Bir "downtown"da hani şehir merkezinde yaşayan daha böyle Avrupa'yla, Amerika'yla -Amerika çok yakın olduğu için hani işte Boston şurası hani burnunun dibi tık diyor gidiyorsun 4 saatlik filan-... Bunun sonucunda artık İzlandalılar dünyanın her yerindeki problemle aslında benziyor. Burada da geleneksel taraf var. Bir daha böyle modernleşmiş yüzünü daha Amerika'ya dönmüş bir taraf var ama buradaki gelenekler gerçekten çok köklü ve olabildiğince de korumaya çalışıyorlar her anlamda.

L. B: Ama müthiş bir kültür var tabii ki yani bu şey hani bütün çocukluğumuzdan itibaren böyle bir her erkek çocuğunun bir Viking sempatisi vardır. Hani o şey hani savaşçı adamlar, gemiler, tekneler bilmem neler falan filan bir yerlere gidiyorlar, savaşıyorlar. Bir de bir Vikingler diye bir çizgi film de vardı ya hani o da böyle gerçekten çok şeydi. Bir de en sonunda bu yine diziler falan biraz daha böyle tam Kurtlar Vadisi gençleri çekti kendine bu şeyler... Viking hikayeleri. Peki bu gerçekten böyle bir yaratılmış bir efsane mi bu? Yani sonradan stilize edilmiş bir durum mu? Yoksa o şeyi görüyor musun yani müziğinde işte edebiyatında falan? Çünkü garip bir ülke ki kişi başı herhalde çok kuzeyde olmasıyla mı? Belki de hani hayatının tekdüze olması... Kişi başı en fazla kitap okunan, nüfusa göre kitabın düştüğü ülkeymiş böyle. Noel gecesinde insanlar birbirine kitap hediye ederlermiş.

U. K: Hatta senin verdiğin istatistiği şöyle genişleteyim abi, İzlanda kişi başına düşen nüfus oranı bölündüğünde en fazla kitap yayınlayan ülke. Yani İzlanda'da yaşayan her 10 kişiden birisi hayatı boyunca en az bir kitap yayınlamış oluyor. Bunun da sebebi birazcık tabii ki, böyle anlatınca belki milliyetçi duygular gibi geliyor olabilir ama milliyetçi değil daha çok kültürel bakıyorlar buradaki konuya. İzlanda dil konusunda gerçekten inanılmaz derecede geleneksel bir ülke. Sebebi şu; İskandinav köklerini, yani Nors dilini, işte Nordik dili koruyabilen, olabildiği kadar aslına uygun kullanan tek ülke, Nordik ülkeler arasında. Yani bugün hani yine şey vurgusu yapmayayım böyle, politik şakalar yapmayayım ama hani atalarının mezar taşlarını okuyabilen bir toplum. Dilleri hiç değişmediği, harfleri hiç değişmediği için İzlandacanın içerisine hiçbir şekilde yeni bir kelimeyi kabul etmiyorlar, almıyorlar.

Çocuklarını İzlandaca öğretme konusunda çok inanılmaz derecede dirayetli ve dik duruyorlar. Senin de söylediğin gibi buradaki kitap okuma kültürü muazzam. Üç dükkandan birisi bir kitapçı. Hem global kitaplar var ama inanılmaz bir İzlandaca kütüphanesi var. Muhteşem bir şehir kütüphanesi var. Dolayısıyla şey gibi düşünüyorum İzlanda'yı böyle tanıdıkça ve yaşadıkça... Küçükler, direniyorlar, bir şekilde de hayatta kalmaya çalışıyorlar. Yani biz İstanbullu olduğumuz için, hani İstanbul kökenli şöyle bir şey söyleyeyim, aslında İstanbul'daki azınlık psikolojisi. Yani nasıl biz Ermeniler işte okullarımız, derneklerimiz, iki tane kitabevimiz, günlük gazetelerimiz bunları korumaya ve bu dili, Ermenice'yi, mesela işte Rumca'yı yaşatmaya çalışıyorsak, çalışıyorsalar, aynısı İzlanda için de geçerli. Çünkü çok yoğun göç alıyor. Ve İzlanda göç alabilecek bir ülke değil aslında. Yani şu açıdan değil; bir böyle bir konut pazarı yok, iş pazarı yok. İzlanda hani böyle... Niye göç alıyor? Abi şöyle, yani politik anlamda gelmesi aslında kolay bir ülke değil. Yani gelmesi ve göç etmesi kolay bir ülke değil.

L. B: İşte o yüzden merak ettim.

U. K: İzlandalılar çok vicdanlı insanlar. Bu da toplumu ikiye bölmüş durumda. Özellikle işte Filistin'deki, Gazze'deki son yaşanan savaşla ilgili hassasiyetleri çok yüksek ve oradan çok yoğun bir göç aldılar. Çok yoğun Polonyalı göçü var. Şehirdeki hemen bütün belediye, işte böyle günlük işler pozisyonlarında çalışan arkadaşlarımızın hepsi Polonyalı. Ama bunlar tabi sayılar arttıkça... İzlandalı nüfusu, "core" (çekirdek) İzlandalı nüfusu 320 binler civarında ama bugün 400 bin rakamını geçildi. Yani orana orantıya baktığınız zaman 320 bine 80-90 bin ve bu rakam gittikçe artıyor. Dolayısıyla bir süre sonra tabii ki işte Reykjavik sokaklarında yürürken her tarafta böyle kebapçıların, shawarma'cıların olduğu filan bir duruma evrilme durumu onları birazcık mutsuz ediyor ve haklılar. Ben de böyle İstanbul'dan gelen ve onları çok iyi anlayan birisi olarak ilk geldiğimde hep şeyi düşünüyordum; hani birazcık da böyle belki ilgilisi varsa hani göçmen hissiyatı üzerine şey söyleyeyim, bu konuda çok hassasiyeti yüksek birisiyim ve anlıyorum. Hani o kadar mutlu ve rahat yaşayan bir ülkede böyle simsiyah sakalımla, bizim din adamlarımıza benzeyen bir sakalımla, iki metre boyumla geziyorum ve insanlar benden rahatsız oluyordur büyük ihtimalle diye düşünüyorum çünkü çok siyahım. Ama bunlara hamile olmuyorlar. Mesela esmer, Viking gibisin. 

Mesela dil konusunda çok rahatlar. Ben iki sene oldu hala mesela İzlandaca öğrenmeye başlayamadım. Şimdi kızım ilk geldiğimiz sene burada bir tane uluslararası okul var. Birazcık böyle çocuklardan da bahsedeyim size. Belki ortaya seçeyim bunları da. Abi buradaki sıralama şöyle gidiyor, mesela toplumdaki değer sıralaması. Bir numara çocuk, tartışmaya bile gerek yok. Yani çocuk dendiği zaman bitmiştir konu. İkinci cümleye geçmiyorlar bile. İki kadın, üç evcil hayvanlar ve dört erkekler diye sayıyorum. Bunları her saydığımda. Dolayısıyla buradaki çocuklara ve dile bakış açıları muazzam. Ve mesela senin İzlandaca konuşamadığını anladıkları, hissettikleri anda muazzam da bir İngilizcesi var. Hani bunu gelmeyi düşünenler için söylüyorum. "Ya İzlandaca bilmiyoruz. Problem olur mu?" Abi burada 50 sene yaşayıp bir kelime İzlandaca konuşmadan hayatta kalabilirsin. Bu da böyle küçük bir not olarak kenara ilişsin isterim açıkçası. Ama onun dışında böyle çocukla ilgili, hayatla ilgili sizlerin merak ettiğini varsa da deneyimlerimi seve seve alabilirim.

L. B: Ya ben şeyle alakalı böyle bir hep özellikle bu galiba 2008 krizinde miydi? Böyle hani İzlanda için böyle hani "ülke battı, kapandı, her şeyi bitirdi" gibi böyle bir haberler falan çıkmıştı.

U. K: Maalesef abi.

L. B: Böyle bir şey oldu mu ve onun etkileri nedir yani hala hissedilen bir şey mi yoksa geçti gitti mi yani?

U. K: Abi olmuş. Geçmiş gitmiş mi? Evet geçmiş gitmiş. Bir banka krizi, bir nakit banka krizi yani bayağı soyulmuş ülke aslına bakarsan. Çeşitli yollarla ve sebeplerle böyle yurt dışına kaçan kişiler bankalardaki paraları boşaltmışlar falan ve buradaki bankacılık sistemi çok yara almış. İzlanda hani tipik aslında Kuzey Avrupa ülkesi, burada her şey söze ve onaya dayanıyor teknik olarak. Yani burada şeyi anlamıyorlar mesela; hani bir insan neden bankadan bir şey alsın ve geri ödemesin? Zaten maaşın belli. Hani teknik olarak bunu vermen gerekiyor. Neden vermiyorsun? Bu kadar basit. Ama şimdi işin içerisine tabii ki artık entegrasyonlar ve nispeten farklı yaklaşımlar girince o algı da değişiyor. İzlanda çok zor yıllar geçirmiş. İşsizlik çok artmış ama buna rağmen sosyal devlet olma duruşlarından hiç geri adım atmamışlar. Zamanında birazcık karanlık dönemlerinden bahsetmek gerekirse, bir dönem yoğun bir uyuşturucu kullanımıyla ilgili sorun yaşanmış ülkede. Çok yoğun.

Yine BBC'de bununla ilgili bir belgesel var. Bakılabilir. "Bunu İzlanda nasıl başardı?" diye. İngilizce bir belgesel. Mesela ülkedeki o dönemden sonra çocuklarla ilgili birçok regülasyon değişmiş. Birçok içki kullanımıyla ilgili, sosyal hayatın içerisindeki çocukların entegrasyonuyla ilgili. Ülke bir anda şuna karar vermiş. Beni çok etkileyen bir şey. Ben eski bir basketbolcuyum profesyonel. Bu ülkedeki, bana deseler ki "İzlanda neyi mükemmel yapıyor?", abi çocuk yetiştirmeyi mükemmel yapıyor. Tartışmasız. Yani Türkiye'den geldikten sonra aşık olduğum tek şey bu oldu. İnsanlar hep şeyi anlatmamı istiyor böyle arkadaşlarım falan. "Oğlum işte akarsuyu anlat, gölü anlat, şelaleyi anlat." Ben de diyorum ki abi bunlara bak Instagram'dan bakarsın. Yani işte geldiğin zaman günün sonunda tepeden bir su akıyor. Türkiye'den geliyorsan bu çok da belki etkileyici olmayabilir ama şimdi çocuklara yaklaşımları o kadar enteresan ki devlet her çocuğun mutlaka dönem boyunca ona bir bütçe yaratıyor. Yarattığı bütçe tabii ki ekonomiyi de döndürüyor. Minimum bir tane spor dalını aktif olarak takip etmesini haftanın iki günü zorunlu kılıyor. Yani bu bu arada senin seçeneğin değil, bunu yapmama lüksün yok.

Dolayısıyla sana bu meblağı veriyor ve sen de bunu gidip seçtiğin evine yakın olan bir spor kulübüne veriyorsun gibi. Buradaki her çocuk minimum bir spor yapıyor. İki gün hentbola gidiyor, iki gün baleye gidiyor, işte iki gün buz patenine gidiyor ve bir süre sonra bakıyorsun ki aslında biraz önce Levon'un yoğun kitap okuyor dedikleri çıktılarından birisi de şu; 10 kişiden birinin kitap yazmasının sebebi, kışlar çok kara geçiyor, çok karanlık geçiyor. Dolayısıyla insanların kendilerini ayırabilecek zamanları var abi. Yani bu o kadar büyük bir lüks ki, ben İstanbul'da şunu hatırlıyorum, akşam 6'da telefon gelirdi, "7 gibi buluşabilir miyiz toplantı için?" derlerdi ve bu benim için çok okeydi. Yani evde kızım varken 4 yaşında ben akşam 7'de Kanyon'a toplantıya gidip 10'da çıkıp evime 11.30'da ulaşabiliyordum ve benim için bu bir kriz değildi. Ben bunu burada bir İzlandalıya anlatmaya kalksam beni hastaneye yatırır "Akşamın yedisinde iş toplantısı mı olur?" diye. Çünkü yani adamlar minimum çalışma, olabildiği kadar kendilerine, hayatına, ailesine zaman ayırma üzerine kurulmuşlar. Benim birazcık ilk bir senem, bir buçuk senem...

L. B: Ya tabii, anlattığın çok insani bir şey. Ben hayatta mesela beni en mutlu eden şey ne olmuştu biliyor musun? Böyle çok garip bir şey söyleyeceğim belki. Ben pandemiden çok mutluydum. Hani bu kadar dünyayı krize sokan, insanların akrabalarını kaybettiği bir şey için, sevenlerini kaybettiği için mutluydum demek biraz kulağa aptalca geliyor olabilir ama benim oğlum tam iki buçuk yaşındaydı. Benim çalışma tempomu işte siz de üç aşağı beş yukarı biliyorsunuz yani ben her akşam dışarıdayım. Ben o zamanlarını görmeyecektim herifin. Ama o işte iki buçuk, üç buçuk, dört yaşı belki de en böyle hani çocuktan da keyif aldığın zamanlarını beraber yaşamış olmanın verdiği çok ciddi bir mutluluk var. Bu bir şeyi değiştirdi mi, şimdi değiştirmiyor maalesef. Şu anda aynı dediğim tempoya geri döndüm çalışıyorum ayrı mevzu ama o biraz sakin durmak, biraz işten şey yapmak, feragat etmeyi becermek önemli bir şey.

U. K: Katılıyorum. Ya bir de bu tabii abi şeyimize de işlemiş, DNA'ya da işlemiş. Ben mesela şimdi buraya ilk geldiğimde bakıyorum insanlara. Mesela bir iş var, halledilebilecek bir iş. Yani yarım saat daha halletse mesela bu iş bitecek. Ama etmiyor mesela. Öbür güne bırakıyor. Yani bu da kültürel bir konu. Yani bizde mesela bırakılmaz abi yarına. Niye yarına bırakalım ki? Yani yarım saat daha otururum, çalışırım, bu işi bitiririm, öyle çıkarım. Şimdi bunların... Ben de 40 yaşında, 41 yaşında geldim buraya. Kolay bir yaşta değil yani artık kemikleşmiş oluyor bazı hareketlerin. Ben buraya ilk geldim, işte eşim doktoraya gidiyor, kız evden çıkıyor. Ben normalde evden her gün 7'de çıkan, akşam 10'da, 11'de gelen birisiydim. Ben şimdi İzlanda'da yeniden sıfırdan bir hayat kuracağım. Hayatım boyu hep böyle işte göçen ailelerin hikayelerini çok okudum, çok dinledim. Kendimi hep şöyle buldum. "Ulan arkadaş galiba sıra bende, yani bu da benim sınavım" diye ama dediğim gibi tüm bu hani nispeten zorluklara ve farklılıklara rağmen İzlanda muhteşem ötesi. Gerçekten bunu bazen ben şey konusunda da çok şeyim. Bazen arkadaşlarım takılıyor "İşte Instagram'da niye güzelliklerini paylaşmıyorsun İzlanda'nın falan?" diye. Bazen de böyle kendimi birazcık şey hissediyorum, naif bir düşünce olabilir ama kötü hissediyorum ya. Yani hep soruyorlar böyle, hep geçiştiriyorum İzlanda ile ilgili bir şeyi. Hiç hayatımda bu kadar uzun konuşmadım İzlanda ile ilgili. Çünkü burası gerçekten çok güzel ve Türkiye'deki insanların birçok sıkıntısını, koşulluğunu biliyorum. Sanki şey gibi oluyor böyle, hani yurt dışına giden insanlar da -bunu kötü bir niyetle söylemiyorum ama, umarım doğru anlaşılır- hani gittin ve artık böyle bir tık daha rahatım. "Türkiye'den daha iyi bir pozisyondayım." Abi bu değil. Yani ben hâlâ güne gözümü Türkiye'yle açıyorum, Türkiye'yle kapatıyorum ama İzlanda gerçekten büyülü bir ülke.

D. P: Evet, sözünüzü kesmek istemedim. 2008 krizinden o kadar ilginç çıkıyorlar ki Levon... Bankacıları kurtarmayı tercih etmiyor İzlanda devleti, halkı kurtarmayı tercih ediyor. Bankacılar batıyor ama halkın bütün paralarını İzlanda hükümeti garanti ederek onlara bir şekilde ödüyor. Büyük bir yükün altına giriyor. Ve yine 2008 yıllarında, 2000'li yıllarda ekonomik krizle de galiba orantılı bir şekilde sporda da büyük bir çöküş yaşıyorlar. Ve 2008 yılından sonra acayip bir altyapı işine tekrar eğiliyorlar. Ve Uraz'ın bahsettiği gibi çocuklara müthiş bir eğitim verdikleri zaten bütün dünyaca bilinen bir hikaye. Çocukları sporcular olarak yetiştiriyorlar. Çok enteresan bir anekdot söyleyeceğim. Türkiye-İzlanda maçları, futbol maçları üzerinden bunu anlatmak istiyorum. Türkiye'de İzlanda maçının primini işte 500 bin Euro olarak belirliyorlar. O sırada İzlanda teknik direktörünün aldığı maaş 430 bin Euro bir yılda. Bir maç için bizde verilen prim ve ikisinin arasında böyle bir fark var. İzlanda'yla Türkiye 12 tane maç yapıyor. Sadece iki tanesini kazanabiliyoruz. Seksen milyonluk bir ülkeyiz. Üç yüz bin nüfuslu bir ülkeden bahsediyoruz. Bizde dört yüz bin nüfuslu herhalde ellinin üzerinde kasaba vardır. Sayıyı bilmiyorum. İkisinin arasındaki farkı böyle anlatabiliriz herhalde.

U. K: Paylaşacağımız şarkı Skáld'tan gelecek. "Rún" isminde bir şarkı. Benim İskandinav kültürüyle ilgili bir şarkı. Hani rún, işte tılsım anlamı taşıyor. Bence çok kuvvetli ve güzel ezgileri var. Bu programa da çok yakışacağını düşünüyorum. Keyifli dinlemeler.

L. B: Müthiş bir şarkı. Gerçekten böyle insanın böyle kulaklığının sesini sonsuza kadar açıp böyle hızlıca yürüyesi geliyor. Demin söylediğin bir şey aklıma takıldı gerçekten. Hani dedin ya Deniz, "İzlanda hükümeti bankaları kurtarmaktansa halkı kurtarmayı tercih etti." Ve biz de bunu çok böyle "Ah ne güzel yapmışlar" diye gülerek karşıladık. Dünyanın en doğal şeyini, yani zaten olması gereken bir şeyi şaşkınlıkla karşılamış olmamız bence bizim de bu zamanın laneti bu olabilir yani.

D. P: İnsanlık sabıkalıdır. Her zaman kötüyü tercih etmiş. Yani sadece bizde de değil, Amerika'da da hatırlayınız 2008 krizini, bankaları kurtardılar. İnsanların çoğu battı, bitti, evsiz kaldılar, perişan oldular insanlar, çok kötüydü. İnsanlık hakikaten sabıkalıdır. O yüzden İzlanda'nın yaptığı çok olağanüstü geliyor. Fakat normali de o tabii.

U. K: Yani Levon'un burada söylediğine şöyle bir alt parantez açabilirim. Teknik olarak İzlanda'ya geldiğimden beri belki de içinde kendimi bulduğum en net ve en yoğun duygu hep bu oluyor. Ya zaten bunu yapmak kolay ve olması gereken. Yani aslında İzlanda ekstrem bir şey yapmıyor veya normalin dışında bir şey yapmıyor. Olması gerekeni yapıyor ama buradaki tabii ki devlet ve vatandaş arasındaki karşılıklı güvene dayanarak yapıyor bunu. Yani burada Türkiye'de veya diğer ülkelerde belki birazcık o karşılıklı güven duygusu da kırılmış olabilir. Burası hâlâ vatandaşlarına bu noktada bu kadar yaşadığı zorluğa rağmen güveniyor diyebilirim. Bu konuda da gerçekten o hep istatistiklerde böyle mutlaka bakın, iyi bir şey olduğunda ben hep göz gezdiririm. İlk üç ülkeden birisi mutlaka İzlanda. Ya bunun gerçekten hayatında bir şeyi var, bir karşılığı var diyebilirim abi.

D. P: Ada olmasıyla da alakalı bir durum tabii. Çok yalnız bir yer. Yani Grönland'a 350 kilometre, İngiltere'ye, Avrupa'ya o kadar uzak ki aslında. Dediğin gibi Amerika'ya çok daha yakın. En yakın ülke belki de Amerika.

U. K: Kesinlikle ve buna rağmen... Yani aslında uçaklar açısından mesela hani birazcık ekonomiye de bakayım, siz konuyu değiştirene kadar. Aslında buna rağmen de birçok farklı destinasyondan uçuş var. Yani ülkenin tartışmasız en büyük gelir kaynağı turizm. Muazzam bir turizm var. Senelik ortalama 3 milyonun üzerinde turist ağırlıyor İzlanda ki bu çok ciddi bir rakam.

L. B: 400 bin nüfuslu bir yer için tabii müthiş bir rakam.

U. K: Muazzam bir rakam. Yani bilmiyorum reklama girer mi ama sanmadığım için söyleyeyim. Türk Hava Yolları yakında direkt uçuşlara başladı İzlanda ve Reykjavik arasında. Hatta ailem de şu anda Türkiye'de. İşte onlar buraya direkt uçuşla geliyor. Hani bu da Türkiye-İzlanda arasındaki ilişkileri çok olumlu etkiledi ama belki onu ilerleyen zamanda biraz daha konuşuruz. İzlanda'da çünkü güzel bir Türkiye'den gelen nüfus var. Onlardan da bahsedelim sizlere.

L. B: Süpermiş yani. Türkiye'den gelen nüfusla alakalı zaten böyle bir soracaklarımız var ama bizim şimdi bu programımız tam olarak 6 Ocak günü yayınlanıyor. Yani rötarlı yılbaşı, rötarlı Noel kutlayan biz Ermenilerin şeyi... Hani herkes bana şey atar, mesaj atar böyle 24'ünde işte "Bayramın kutlu olsun" falan diye. Ben de "Okey" derim, diyecek bir şey... Ama bizimki 6 Ocak. Tabii Noel'le yılbaşını ayırmak lazım. Noel bir dini bayram, yılbaşı daha seküler bir bayram. Ama bizim bildiğimiz kadarıyla bütün Kuzey Avrupa'da ciddi bir Noel ile alakalı bir gelenek var. Çam ağacı süslemesinden, bizim çok ezbere bildiğimiz yılbaşı, Christmas şarkılarına kadar birçoğunun kaynağı orası. Bugün biraz rötarlı da olsa, 6-7 gün geçmiş olsa da yılbaşının üzerinden... Biraz İzlanda'nın yılbaşıyla ilişkisi nedir? Onları bir soralım. Madem bu kadar çok konuştuk İzlanda'yı, bunu da bir konuşalım.

U. K: Seve seve. Abi şimdi İzlanda aslına bakarsan gerçekten seküler, laik bir ülke. Teknik olarak burada bir İzlandalı ile bin tane İzlandalı ile bir araya gelsen açılacak konuların hep en altındaki konu din olur. Ama buna rağmen dini geçmişi ve kökenine bağlı ve sahip bir ülke. Burada şöyle enteresan bir durum var. Yılbaşına geçmeden altyapıyı yapayım. Bu da böyle hocalık alışkanlığı. Çok kötü bir alışkanlık biliyorum ama konuya gitmeden mutlaka bir arka plan verip geçiyorum. Teknik olarak İzlanda'da kişi istediği her şeye inanabilir durumda. Bunun içerisinde pagan inanışlardan başlayıp yani eski Norse inanışlar... Bugün hâlâ ülkenin %2.5-3 gibi bir kısmı. Bunu bu kadar net verilerle biliyor olmamız da bence muhteşem. Çünkü bunu İzlanda hükümeti legal olarak açıklıyor. Açıklamasının sebebi de şu; buradaki her vatandaş kendi kazandığı maaş üzerinden belirlenen bir oranı bağlı olduğu dini kuruma veriyor. Yani ben bugün pagansam, işte burada benim evime yaklaşık herhalde 750-800 metre uzaklıkta bir pagan tapınağı var. Ve inşaat halinde, açılacak buranın en büyük pagan tapınağı. Onlara bir ödenek kesiliyor oradan. Eğer ki Hristiyansam, buranın en büyük tabii ki toplumu Protestanlar, Hristiyan kiliseme kesiliyor. Eğer ki Müslümansam, iki tane burada cami var, farklı iki mezhebe ait. Onlara kesiliyor. Dolayısıyla İzlanda aslında bu kadar küçük nüfusuna rağmen diğer farklı inanışlara da çok anlayışlı yaklaşan -bu arada bir küçük orada Ermeni notu düşeyim, yine İzlanda tarihinde bile olsa küçük bir Ermeni dokunuşu var- İzlanda'ya Hristiyan inanışını getiren 3 misyoner Ermeni. 3 Ermeni misyoner. Evet abi her yerdeyiz abi. Bana arkadaşlarım takılıyor, ben bunu bir kere paylaştım.

L. B: Sonunda yenilme garantisi olan her oyunun başında biz varız abi.

U. K: Her masada varız abi. Yani burada bununla ilgili bir doktora tezi yazılmış. O teze ulaşmaya çalışıyorum. Ulaştıktan sonra onunla ilgili bir yazı yazacağım. Ama buranın gerçekten eski ahitlerinde, eski sagalarında, hani saga olarak anılıyor, o dildeki İzlanda'ya ve Nordik kültürüne yönelik şeyde. O üç tane din adamının, hatta o dönem Konstantinopol'dan kalkıp buraya gelen üç din adamının buraya Hristiyanlığı yayma serüveni çok net bir şekilde aktarılıyor. Sonra burada ölmüşler. Ama dediğim gibi kaynaklar biraz kısıtlı ama araştırıyorum. Bununla ilgili bir içerik çıkartacağım. Geçeyim oradan Noel'e. Noel'i şöyle düşünmek gerekiyor. Bir geleneksel taraf var. Pagan kültüründen gelen, eski inanıştan gelen "Yule Lads" dedikleri. Bunu şöyle çevirebilirim. "Yeni yıl beyleri" gibi dönüyor. Ama aslında burada işte Grýla dedikleri bir korkunç bir anne figürü, onun yanında çocukları kaçıran, yaramaz çocukları yiyen bir kedisi, Jólakötturinn, yeni yıl kedisi. Kapkara bir kedi, gözlerinden kırmızı fişekler çıkıyor. Folklorik ögeler tabii ki bunlar. Bir de onların 13 tane çocuğu ve bu 13 çocuk işte 25 Aralık'tan önce her gece çocuklar baş uçlarına, camın önüne bir ayakkabı teklerini bırakıyorlar. Bu 13 tane Yule, 13 tane yılbaşı beyi, kendi özellikleri var. İşte bunların arasında mesela ahırları basanlar var, çocukları kaçıranlar var, kaşıkları, evin kaşıklarını yalayanlar var, evin kapısını çarpıp gidenler var ama bunu böyle şeye sarmak gerekiyor kasete. Bir bin sene önceye sarıp işte Viking döneminde İzlanda'da kapkaranlık bir mağaranın içerisinde çocuğa anlatılan hikayeler gibi düşünebilmek gerekiyor. Bu 13 tane hediye geldikten sonra İzlanda da tabii ki o yeni yıla girilmiş oluyor. Ama bunu birazcık peki şöyle aktarabilmek gerekir. Bunu burada şöyle bir hocalık yaparak şerh düşeyim. Eğer yaşı böyle çok küçük bir çocuğumuz varsa şu söyleyeceklerimi duymazsa daha doğru olabilir. Bundan sonra söyleyeceğim 2-3 cümleyi. Buradaki özellikle Yule'lar ve yılbaşı geleneğinin altında yatan şey aslında bu kadar da böyle pozitif ve bu kadar çocukları "Hadi el ele tutuşalım ve yeni yıl kutlayalım" değil. Mesela Grýla'nın sırtında 300 tane torbanın olduğu ve bu torbaların içerisinde kaçırdığı çocukların olduğu, mağarasına döndüğü zaman bu çocukları kaynatıp pişirdiği ve bundan bir yahni yaptığı... İşte mesela kedisinin yeni yıla girerken yeni yıla özgü kendine yeni bir şey örmeyen, çorap örmeyen, kazak örmeyen çocukları kaçırıp yediği gibi hikayeler var. Aslında oldukça sert hikayeler, brutal hikayeler. Ama bu birazcık tabii ki buranın doğasıyla özdeşleşmiş bir şey. Yıllar geçince bunu tabii ki tüketim kültürü ve toplumu bir yılbaşı şenliğine dönüştürmüş durumda. Şu anda kimse o kedilerin o insanları kaçırdığını falan konuşmuyor İzlanda'da. Bir bu var.

L. B: Ama şey de öyle ya yani Grimm Masalları da şimdi bizim dinlediğimiz masallar hani böyle çok güzel menkıbeler gibi anlatıyoruz ama aslında baktığında böyle korkunç masallar onların da hepsi.

D. P: Bir de şöyle bir şey var aslında Björk'ün hikayesinde de hatırlıyoruz bunu. Björk küçükken okuldan korodan dönerken bağıra bağıra şarkılar söylermiş. Sonra duyulmasın diye ve duyarlarsa Björk'e bir şey yapacakları için kısık sesle bağırmayı öğrenmiş. Ve bütün hayatı boyunca müziğinde bu çok etkili olmuş. Bir küçüklük hikayesi olarak Björk'ün böyle bir durumu var yani.

U. K: Yani ve bu yaşatılıyor Deniz. Yani bu bence güzel olan taraf bu. Bugün işte İzlanda yılbaşı dönemine geldiği anda Reykjavik'in meydanlarında işte Reykjavik'in ana caddesinde bir kedi ışıklandırılıyor. Tabii ki küçük bir ülke. Yapılan şeyler çok küçük. İşte duvarlara bu 13 tane Yule'un grafitileri yapılıyor. Barkovizyonlarla yansıtılıyor. Okullarda buna yönelik şeyler var. İşte çocuklar yaramazlık yaparsa ayakkabının içinden çürük patates çıkacağına yönelik bir inanış var. Çocuk, kızımdan biliyorum. Okula gidince herkesin ilk konuştuğu şey "Kimin ayakkabısından patates çıktı?" filan. Aslında böyle basit ama yani küçük ama önemli şeyler. Şimdi bu belki İstanbul'daki koşturmacanın içinde çok bir anlam ifade etmeyebilir. Ama İzlanda'da bu gerçekten büyük bir vaka. Yani o ayakkabıların içerisinden ne çıkacağı, patates geldi mi gelmedi mi, bu böyle hani basının filan yazdığı bir şey. Böyle buradaki basına zaten birazcık böyle İzlanda basınına göz atsanız şey olursunuz, ben arada böyle o kadar çok şey yapıyorum ki... Bunlar burada gerçekten önemli ve gündelik hayatın dinamikleri arasında yer alıyor diyebilirim. Bu mesele geleneksel yılbaşı kurulması. Bir de buradaki kiliselerin özellikle Reykjavik Meydanı'nda, buranın Google'da, herhangi bir yerde, Instagram'da, İzlanda yazdığınızda böyle çok bazalt taşlarla yapılmış -İzlanda'nın en tabii ki doğal özelliği olan bazalt taşlar- Reykjavik'in ortak noktası ve Reykjavik'in her noktasından gözükebilen bir kilisesi var. Hallgrímskirkja isminde. Buranın en büyük cemaatine sahip, en büyük, en görkemli kilisesi. Muhteşem bir mimarisi var. İzlanda'ya gelirseniz mutlaka zaten ziyaret edersiniz. Buluşma noktası gibi yılbaşında, yani bu dini olmayan yılbaşında 31 Aralık gecesi orada muhteşem bir havai fişek kutlaması oluyor ve yeni yıl kutlanıyor. Onun dışında burada dediğim gibi paganların bir inanışı var. Eğer yılbaşından sonra bir yeni yıl ateşi yakılıyor, bu birazcık Nevruz'da yakılan, işte yine pagan döneminden gelen, biz Ermenilerin de aslında ritüelleri arasında olan bir yeni yıl ateşi. Böyle kocaman, devasa bir ateş yakılıyor, dilekler dileniyor. Aslında çok ekstrem, çok büyük farklılıklar yok. Sadece dediğim gibi troller ve Yule'lar kısmı hariç. Buradaki birazcık yılbaşı kutlamaları ayın 13'ünden 14'ünde başlıyor. Böyle bir serüven halinde bütün ay. Aralık ayı komple yılbaşı konuşuluyor diyebilirim İzlanda'da nereye girerseniz girin.

L. B: Peki bir şey söyleyeceğim. Bu yılbaşı hikayelerinin içerisinde şimdi özel bir yılbaşı yemeği vardır ya hani herkesin anlattığı. Hani bizde nedendir bilinmez hindi olan o yılbaşı yemeği. Gerçekten ben hindiye karşıyım arkadaşlar. Yani ne yaparsan yap iyi pişmiyor. Yani onunla alakalı hatta teknik bir açıklama da geldi geçen gün. Yani Burçak dedi ki yani Burçak'a sordum yani "Bu hindi niye hiçbir zaman lezzetli bir şey olmuyor işte? O kadar uğraşıyorsun. Gravy'ler (soslar) yapılıyor, bilmem ne yapılıyor..."

U. K: İçi pilavlanıyor.

L. B: "...Anca yenebilir hale geliyor." Dedik yani çünkü butlarıyla göğsü aynı oranda pişemiyor. Yani ne yaparsan yap, olamıyor. O yüzden olmuyor gibi. Çok da teknik bir açıklaması da varken bir hindi inadı var. Gerçekten anlamıyorum. İzlanda da böyle bir şey var mı?

U. K: Var abi.

L. B: Yılbaşı yemeği.

U. K: Var. Hemen özetleyeyim. Benim de hindiyle ilgili şöyle bir geçmişim var, onu da araya sıkıştırayım. Ben hep şunu söylerdim hindi yapıldığı zaman, "Abi hindi yenilmez, yutulur" derdim. Yani benim hindiye bakış için bu gerçekten dünya üzerinde neden yediğimizi, neden yapıldığını anlamadığım kuşların başında geliyor. İzlanda'daki yeni yıl kutlaması aslında ayın dediğim gibi yılbaşında değil, daha şeyi baz alıyorlar; bu Yule'ların gelmesini ve gitmesini baz alıyorlar. Dolayısıyla benim anlatacağım birazcık belki kültürel yılbaşı olabilir ama İzlanda'nın en klasik ana yemeği füme domuz butu yiyorlar abi. Ve füme kuzu eti yiyorlar. Kuzuyu tek parça olabildiği kadar böyle omuz, büyük parçalar halinde. Buradaki marketlere ilk geldiğimde en şaşırdığım şeylerden birisi buydu. Türkiye'de böyle normal mahalle arası marketlerde hayvanın büyük parçalarının satılması mümkün değil ama burada ağırlıklı olarak... Levon hani burada seni referans olarak söyleyeyim. İzlanda'da pişen 10 yemeğin 9'u fırında pişiyor diyebilirim. Hatta 10'u diyeceğim neredeyse. Burası tam bir fırın ülkesi. Evde fırınlar hiç durmuyor. Hep büyük parça etler. Yani bu yılbaşı sofrası da olsa, hafta sonu yemeği de olsa, bir aile içerisinde bir doğum günü kutlaması da olsa mutlaka büyük bir parça et. Kuzulardan burada mutlaka bahsetmek gerekiyor. Buradaki kuzuların en büyük önemli taraflarından bir tanesi de tabi ki kuzuların burada kekikle beslenmesi. Sen bunun uzmanı olarak önemini benden çok daha iyi bilirsin. Ve buradaki koyunların doğada tamamen yabani bir şekilde ve bağımsız bir şekilde dolaşabilmesinden kaynaklı. Bizdeki mesela Türkiye'deki ve birçok ülkedeki hayvancılık nasıldır? Hayvan doğaya çıkar, otlatılır. Akşam gelirsin, kapatırsın. Gece bütün şeyde hayvan böyle durur. Sabah tekrar birazcık çıkar, yürür. Burada öyle değil. Senenin belirli başta dönemleri var. Burada herkesin küçükbaş hayvanı doğada, dağlarda, kırlarda bağımsız gezebiliyor. Kimse kimsenin hayvanına karışmıyor. İstedikleri her yerden otlanabiliyorlar ve inanılmaz bir hareket halindeler, sirkülasyon halindeler. Bu da tabii ki etine yansıyor ve belirli toplanma dönemleri var. Bunun da bir geleneği var. Toplanıyor ve o hayvanlar yeniyor. Dolayısıyla buranın yılbaşı yemek kültürünün en önemli parçası kuzu, füme kuzu eti olduğunu söyleyebilirim. Onun dışında başka, belki birazcık İzlanda'nın, İzlanda içerisindeki tüketilen alkollü içeceklerden bahsetmek gerekirse mesela burada arpa suyuna yönelik inanılmaz derecede büyük bir önyargı vardı. İşte Danimarka boyunduruğundaydı burası. Daha çok yeni kazandılar özgürlüklerini ve bağımsızlıklarını.

L. B: 40'lı yıllar değil mi? Yanlış hatırlamıyorsam. 50'li yıllar mı?

U. K: Aynen öyle.

D. P: 44.

U. K: Evet, tam 44. Dolayısıyla burada böyle hep şey vardır. Hatta "Kimin daha Viking olduğu, kimin daha diline daha hakim olduğu..." Böyle burada Danimarka'yla aralarında, özellikle Danimarka-İzlanda arasında böyle bir çekişme var. Bunun tabi ekonomik de tarafları var. Ama bu içecekler tarafında şunu söyleyebilirim, burası daha sert şeylerin içilebildiği bir ülke. Arpa suyu kültürü çok fazla oturmamış. Danimarka ile oluşan o kültürel durumdan kaynaklı. Bunun tabii ki altında biraz da sosyo-kültürel sebepler var. Arpa suyunun daha işçi sınıfı içeceği olduğu, daha böyle Danimarka'yı anımsattığı falan filan bizim kültürümüzde yer alıyor.

L. B: Avam olarak görüyorlar yani.

U. K: İzlanda burjuvazisi bunu böyle çok şey yapmamış, içselleştirmemiş diye böyle bir durum.

L. B: Ya bir tane içkiden bahsediyorlar, adına "Kara Veba" mı, "Kara Ölüm" mü öyle bir şey?

U. K: Çok kuvvetli abi. Çok yüksek... Oranı çok yüksek, evet. Böyle cümleleri seçerek kullandığım için bir tık böyle yavaşladım, "lag" yaptım ama şunu özetleyebilirim. Buraya mesela hep ziyaret dönemini sorarlar. Hani ne zaman gelelim, ne zaman gelelim diye. Bence yılın 12 ayı ziyaret edilebilecek bir ülke. Ama özellikle yılbaşı döneminde gelirse... Gastronomi meraklıları için normal dönem dışında da şeyleri hem içebilecekleri hem yiyebilecekleri bir dönem olur. O yüzden Aralık ayı da bence çok doğru bir seyahat zamanlaması. Dediğim gibi yani burası istenilen her zaman da ziyaret edilebilecek bir ülke. Her ay ve her mevsim farklı şeyler sunuyor. Ama bir tık daha böyle yemekler ve içeceklerle ilgili farklı bir deneyim ve yılbaşı havası yaşayayım diyenler için de bence hem kuzu aşıkları açısından yüksek bir oran hem de gastronomi açısından keyifli bir dönem aralığı önerebilirim diyeyim.

D. P: Evet, doyamıyoruz İzlanda konuşmaya. Buna önümüzdeki hafta devam edelim. Çok teşekkürler Uraz.

U. K: Ben çok teşekkür ediyorum. Çok keyifli bir sohbet oldu.